Doç. Dr. Ergül HALİSÇELİK
Atatürk'ün Cumhuriyet devrimi: Kuldan yurttaşa, bağımsızlıktan aydınlanmaya, üretimden kalkınmaya

Bir milletin kaderi yalnızca savaş meydanlarında mı değişir? Askerî zaferler ekonomik bağımsızlıkla, bilimsel ilerlemeyle, kültürel aydınlanmayla ve toplumsal refahla tamamlanmadıkça kalıcı bir uygarlık zaferine dönüşebilir mi?

Mustafa Kemal Atatürk'ün tarihsel büyüklüğü, yalnızca askerî dehasında değil; savaşın en çetin günlerinde bile nasıl bir ülke ve gelecek tasarladığını ortaya koyan entelektüel birikiminde ve devlet kuruculuğunda saklıdır. Fransız Aydınlanması'nın akıl, özgürlük ve halk egemenliği düşüncelerinden, Osmanlı modernleşmesinin birikiminden ve çağının bilimsel gelişmelerinden beslenen Atatürk, bu düşünsel mirası Türkiye'nin tarihsel koşullarında özgün bir dönüşüm projesine dönüştürdü. Cephede bağımsızlık mücadelesini yürütürken eğitimi ve kültürü düşünen; zaferin ardından tarımı, sanayiyi, bilimi ve sanatı kalkınmanın temeline yerleştiren bu vizyon, Cumhuriyet'in düşünsel ve kurumsal temelini oluşturdu.

29 Ekim 1923'te ilan edilen Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim değişikliği değil; egemenliği hanedandan millete, bireyi kuldan özgür ve eşit yurttaşa, ekonomik geleceği bağımlılıktan üretime taşıyan büyük bir aydınlanma ve uygarlık devrimidir. Cumhuriyetimizin 103. yılında asıl sorumuz şudur: Bir asır önce savaşın yıkıntıları arasından bilim, üretim ve kalkınma temelli bir gelecek inşa etmeye çalışan Türkiye, bugün ekonomik büyümeyi neden aynı ölçüde toplumsal refaha, fırsat eşitliğine ve nitelikli kalkınmaya dönüştüremiyor?

FRANSIZ AYDINLANMASINDAN TÜRK DEVRİMİNE: Fikirlerin Gücü

Büyük devrimler yalnızca siyasal iktidarları değil, toplumların düşünce dünyasını, kurumlarını ve gelecek tasavvurunu da değiştirir. 1789 Fransız Devrimi, mutlak monarşiye ve feodal ayrıcalıklara meydan okuyarak halk egemenliği, özgürlük ve eşitlik düşüncelerinin siyasal dönüşümüne zemin hazırladı. 1792'de cumhuriyetin ilanıyla bu düşünceler yeni bir yönetim biçiminde karşılık buldu.

 

Bu tarihsel dönüşümün düşünsel arka planında Jean-Jacques Rousseau'nun halk egemenliği ve toplum sözleşmesi, Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığı ve iktidarın sınırlandırılması, Voltaire'in akıl, eleştirel düşünce ve vicdan özgürlüğü anlayışı önemli yer tutuyordu. Auguste Comte'un bilimsel bilgiye ve toplumsal ilerlemeye ilişkin pozitivist yaklaşımı da sonraki modernleşme düşüncelerini etkiledi…

Atatürk'ün entelektüel dünyası, Fransız Aydınlanması'nın yanı sıra Osmanlı modernleşmesinin anayasal birikiminden, tarihsel deneyimlerden ve çağının bilimsel gelişmelerinden beslendi. Onun özgünlüğü, bu düşünceleri olduğu gibi benimsemek yerine, ulusal bağımsızlık mücadelesinin ve Türkiye'nin toplumsal koşullarının gerektirdiği siyasal ve kurumsal dönüşüme uyarlamasındaydı.

1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması, 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilanı ve 3 Mart 1924'te halifeliğin kaldırılması, egemenliğin hanedandan millete geçişinin tarihsel dönüm noktaları oldu. Ancak hedef yalnızca yönetim biçimini değiştirmek değildi. Asıl amaç, siyasal bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla, hukuki eşitliği eğitimle, toplumsal ilerlemeyi bilim ve kültürle bütünleştiren çağdaş bir Cumhuriyet inşa etmekti.

CEPHEDE BAĞIMSIZLIK, EĞİTİMDE GELECEK: Atatürk'ün Büyük Vizyonu

Atatürk'ün askerî dehası kadar entelektüel birikimini ve devlet kuruculuğunu ortaya koyan en çarpıcı örneklerden biri, Millî Mücadele'nin en kritik günlerinde bile eğitim ve kültürü öncelikleri arasında tutmasıdır. Temmuz 1921'de, Kütahya-Eskişehir muharebeleri sürerken ve ülkenin geleceği büyük bir belirsizlik içindeyken Ankara'da Maarif Kongresi'nin toplanması, bu ileri görüşlülüğün tarihsel göstergesidir.

Mustafa Kemal Paşa, cephede bağımsızlık mücadelesini yönetirken öğretmenlerle bir araya gelerek geleceğin eğitim anlayışını tartışıyordu. Aynı yıl Ankara'da müzecilik çalışmalarının başlatılması ve tarihî eserlerin korunmasına yönelik girişimler, kültürel mirasın da ulusal bağımsızlığın ayrılmaz bir parçası olarak görüldüğünü ortaya koyuyordu. Çünkü Atatürk için askerî zafer bağımsızlığın kapısını açacak, Cumhuriyet'in geleceğini ise eğitimli, özgür düşünen ve üretken yurttaşlar belirleyecekti.

Bu anlayış, Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte kapsamlı bir kültürel dönüşüme dönüştü. 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimde birlik hedeflenirken aynı yıl Musiki Muallim Mektebi'nin açılması, bilimsel eğitimle sanata birlikte verilen önemi gösteriyordu. 1928 Harf Devrimi, Millet Mektepleri, 1932 Halkevleri ve 1933 Üniversite Reformu, aydınlanmayı toplumun geniş kesimlerine ulaştırmayı amaçlayan başlıca adımlardı.

Atatürk'ün 1936–1937 yıllarında Geometri kitabını hazırlayarak bilimsel kavramların Türkçeleştirilmesine bizzat katkıda bulunması, bilgiye ve bilime ilgisinin yalnızca düşünsel değil, uygulamaya dönük olduğunu da göstermektedir.Cumhuriyet'in toplumsal dönüşümü edebiyata da yansıdı. Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu romanı Anadolu'da eğitimin önemini, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban romanı aydın ile halk arasındaki kopukluğu, Ankara romanı Cumhuriyet idealleriyle toplumsal gerçeklik arasındaki gerilimi, Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkal romanı ise gelenek ile modernleşme ilişkisini sorguladı.

Atatürk'ün kalkınma anlayışında eğitim, bilim, kültür ve sanat, ekonomik gelişmenin tamamlayıcısı değil, temel unsurlarıydı. Fabrika ile okul, laboratuvar ile kütüphane, tarla ile üniversite aynı toplumsal dönüşümün birbirini güçlendiren kurumlarıydı. Çünkü gerçek kalkınma, yalnızca üretim kapasitesini değil, insanın düşünme, sorgulama ve yaratma gücünü de geliştirmekle mümkündü.

ASKERÎ ZAFER YETMEZ: Ekonomik Bağımsızlık Olmadan Tam Bağımsızlık Olmaz

Atatürk'ün ekonomik vizyonunu anlamak için Cumhuriyet'in ilanından önce, 17 Şubat 1923'te toplanan İzmir İktisat Kongresi'ne bakmak gerekir. Millî Mücadele askerî bakımdan kazanılmış, ancak Lozan görüşmeleri henüz sonuçlanmamıştı. Türkiye; yetersiz sermaye birikimi, zayıf sanayi altyapısı, düşük üretkenlik ve dışa bağımlılık gibi ağır yapısal sorunlarla karşı karşıyaydı. Atatürk, askerî zaferin kalıcı bir bağımsızlığa dönüşmesinin ekonomik egemenlik ve üretim kapasitesiyle mümkün olacağını görüyordu.

Bu anlayışla çiftçilerin, tüccarların, sanayicilerin ve işçilerin temsilcileri İzmir'de bir araya getirildi. Atatürk, kongrenin açılışında askerî ve siyasal zaferlerin ekonomik başarılarla tamamlanmadıkça kalıcı olamayacağını vurguladı. Çünkü siyasal bağımsızlık bir devletin varlığını güvence altına alırken ekonomik bağımsızlık, o devletin kendi geleceğini belirleyebilme kapasitesini güçlendirir.

 

Kongrede tarımsal üretimin geliştirilmesi, yerli sanayinin kurulması, girişimciliğin desteklenmesi, finansmana erişimin kolaylaştırılması ve ulaştırma altyapısının güçlendirilmesi gibi öncelikler ele alındı. Amaç yalnızca savaşın yıktığı ekonomiyi onarmak değil; üretim yapısını dönüştürerek kalkınmanın kurumsal temellerini oluşturmaktı.Atatürk'ün ekonomi anlayışında devlet ile özel girişim birbirinin mutlak karşıtı değildi. Devletin düzenleyici, yönlendirici ve gerektiğinde doğrudan yatırımcı rol üstlenmesi, ülkenin ekonomik koşullarına göre şekilleniyordu. Nitekim 1929 Dünya Ekonomik Buhranı'nın ardından devletin ekonomik rolünün genişlemesi ve planlı sanayileşmeye yönelinmesi, değişen koşullara verilen pragmatik bir politika yanıtıydı.

Cumhuriyet'in erken dönem ekonomi politikalarının bugüne bıraktığı temel dersler vardır: Ekonomik bağımsızlık yalnızca siyasi bir ideal değil; güçlü kurumlara, üretken yatırımlara, teknolojik gelişmeye ve toplumsal faydayı esas alan bir kalkınma anlayışına dayanmak zorundadır.

TARLADAN FABRİKAYA: Üretimle Yükselen Cumhuriyet

Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında nüfusun büyük bölümü kırsalda yaşıyor, geçimini tarımdan sağlıyordu. Geleneksel üretim yöntemleri, yetersiz makineleşme, sermaye eksikliği ve düşük verimlilik, ekonomik kalkınmanın önündeki başlıca engellerdi. Atatürk, tarımı yalnızca köylünün geçim kaynağı değil; ekonomik bağımsızlığın, gıda güvenliğinin ve sanayileşmenin stratejik temeli olarak görüyordu. Onun kalkınma anlayışında toprak bilimle, emek teknolojiyle, üretici kooperatifçilikle buluşmalı; tarım ve sanayi birbirini besleyen üretim alanlarına dönüşmeliydi.

Cumhuriyet'in sanayileşme hamlesi de yalnızca fabrikalar kurmayı veya ithal ürünleri yurt içinde üretmeyi hedeflemiyordu. Asıl amaç, savaşların yıprattığı, sermaye ve teknolojik altyapısı yetersiz bir ekonomiyi, kendi kaynaklarını değerlendiren, üretim kapasitesini geliştiren ve dışa bağımlılığını azaltan bir yapıya kavuşturmaktı. Çünkü Atatürk için sanayileşme, ekonomik büyümenin ötesinde ulusal egemenliğin ve çağdaşlaşmanın vazgeçilmez koşuluydu.

1924'te Türkiye İş Bankası'nın, 1933'te Sümerbank'ın ve 1935'te Etibank'ın kurulması, bu dönüşümün finansal ve kurumsal temellerini güçlendirdi. 1934'te uygulamaya konulan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ise kıt kaynakların stratejik sektörlere yönlendirilmesini ve sanayileşmenin planlı biçimde hızlandırılmasını amaçlıyordu. Kayseri Bez, Paşabahçe Cam ve İzmit Kâğıt fabrikaları ile şeker fabrikaları ve Karabük Demir-Çelik tesislerinin kuruluş süreci, bu vizyonun somut örnekleriydi. Bu yatırımlar yalnızca mal üretmiyor; tarımı sanayiyle buluşturuyor, istihdam yaratıyor, teknik bilgi birikimini artırıyor ve bölgesel kalkınmayı destekliyordu. Şeker fabrikaları pancar üretimini ve hayvancılığı geliştirirken, dokuma fabrikaları tarımsal ham maddeleri sanayi ürünlerine dönüştürüyor; demir-çelik yatırımları ise ülkenin sanayi altyapısını güçlendiriyordu.

Bugünün ekonomi bilimiyle değerlendirildiğinde bu yatırımlar, sektörler arası üretim bağlantılarını geliştiren, teknolojik öğrenmeyi hızlandıran ve ekonominin üretken kapasitesini artıran bir yapısal dönüşüm stratejisinin parçalarıydı. Fabrikalar yalnızca üretim tesisleri değil; nitelikli iş gücü yetiştiren, bilgi ve teknoloji birikimi sağlayan, bulundukları bölgelerin ekonomik ve toplumsal gelişimine katkıda bulunan kurumlardı.

1936 tarihli Türk Bayrağı Kanunu'nda bayrağın yerli şaliden yapılmasının öngörülmesi, yerli üretime verilen önemin sembolik bir göstergesiydi. Ancak ekonomik bağımsızlığın asıl ölçütü, yalnızca ham maddeye sahip olmak veya yerli üretim yapmak değil; bu kaynakları bilim, teknoloji ve nitelikli emekle yüksek katma değerli ürünlere dönüştürebilmektir.

Pamuk üretmek değerlidir; ancak pamuğu ileri teknoloji tekstil ürünlerine dönüştürmek daha yüksek katma değer yaratır. Maden çıkarmak önemlidir; fakat onu makineye, ileri malzemeye ve teknolojiye dönüştürmek daha güçlü bir sanayi kapasitesi gerektirir. Gerçek ekonomik bağımsızlık, dünyadan kopmak değil; küresel üretim ve değer zincirlerinde teknoloji geliştiren, rekabet gücü yüksek ve daha fazla katma değer yaratan bir konuma yükselmektir.

Cumhuriyet'in sanayileşme deneyiminin bugüne bıraktığı temel ders açıktır: Sürdürülebilir kalkınma, yalnızca daha fazla üretmekle değil; üretimin niteliğini, teknolojik düzeyini ve ekonominin yapısını dönüştürmekle mümkündür.

BÜYÜME Mİ, KALKINMA MI? Cumhuriyet'in Bugüne Verdiği Ders

Bir ülkenin ekonomik başarısı yalnızca büyüme oranlarıyla, millî gelir artışıyla veya ihracat rakamlarıyla ölçülebilir mi? Ekonomi büyürken yurttaşların alım gücü zayıflıyor, gelir dağılımı bozuluyor, gençler geleceklerinden kaygı duyuyorsa buna gerçek kalkınma diyebilir miyiz?

 

Ekonomik büyüme ile ekonomik kalkınma aynı şey değildir. Büyüme, toplam üretim ve gelirdeki artışı ifade ederken kalkınma; verimliliğin, teknolojik kapasitenin, beşerî sermayenin, kurumsal kalitenin ve toplumsal refahın gelişmesini kapsar.Bir ekonomi tüketim, inşaat ve borçlanmayla büyüyebilir. Ancak bu büyüme üretken yatırımlara, teknolojik ilerlemeye, nitelikli istihdama ve daha adil bir gelir dağılımına dönüşmüyorsa sürdürülebilir kalkınma sağlanamaz. Asıl mesele ekonominin ne kadar büyüdüğü kadar, nasıl büyüdüğü, kimler için değer yarattığı ve bu değerin topluma nasıl yansıdığıdır.

Atatürk'ün eğitim, bilim, kültür ve sanata verdiği önem, kalkınmayı yalnızca fabrika, makine ve sermaye birikiminden ibaret görmeyen yaklaşımının önemli bir göstergesidir. Çünkü bilim teknolojiyi, eğitim nitelikli insan gücünü, kültür ve sanat ise yaratıcılığı ve eleştirel düşünceyi besler. Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca doğal kaynaklarında veya fabrikalarında değil; yetiştirdiği insanlarda, ürettiği bilgide, geliştirdiği teknolojide ve kurduğu güçlü kurumlarda saklıdır.

Bu nedenle eğitim, bilim ve kültüre ayrılan kaynaklar yalnızca bütçe gideri değil, geleceğin üretken kapasitesine yapılan stratejik yatırımlardır. Ancak bu yatırımların toplumsal karşılık bulabilmesi için hukukun üstünlüğü, liyakat, hesap verebilirlik ve kurumsal güven de vazgeçilmezdir. Güçlü devlet, yalnızca geniş yetkilere sahip olan değil; hukuka bağlı, kaynakları etkin kullanan, liyakati esas alan ve yurttaşlarına güven veren devlettir.

Cumhuriyet'in kalkınma mirasını bugüne taşımak, geçmişin bütün politika araçlarını aynen tekrarlamak değildir. Asıl sorumluluk; aklı ve bilimi rehber edinerek üretimi yüksek katma değerle buluşturmak, ekonomik büyümeyi fırsat eşitliğine ve toplumsal refaha dönüştürmektir. Çünkü Cumhuriyet'in kalkınma ideali, yalnızca daha büyük bir ekonomi değil; daha üretken, daha adil ve daha müreffeh bir toplum inşa etmektir.

CUMHURİYET: Kimsesizlerin Kimsesi, Eşit Yurttaşlığın Güvencesi

Cumhuriyet'in en büyük kazanımlarından biri, bireyi hanedanın tebaası olmaktan çıkarıp hak ve özgürlüklere sahip eşit yurttaş konumuna yükseltmesidir. Çünkü Cumhuriyet yalnızca egemenliğin millete ait olması değil; herkesin doğduğu aileden, ekonomik koşullarından ve toplumsal konumundan bağımsız olarak kendi geleceğini belirleyebilme imkânına kavuşması idealidir.

 

Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir. Fırsat eşitliğidir. Bir zamanlar saray kapısından içeri giremeyen tebaanın, devlet okullarında okuyup devletin en üst makamlarına kadar yükselebilmesinin adıdır. Anadolu'nun yoksul bir köyünde doğan çocuğun eğitimle yükselmesinin, bir çiftçi ailesinin evladının bilim insanı, öğretmen, mühendis veya devlet yöneticisi olabilmesinin adıdır. Ayrıcalıkların yerini fırsat eşitliğinin, kişisel bağlılıkların yerini liyakatin alması, Cumhuriyet'in toplumsal adalet anlayışının temelidir.

Bu dönüşümün en önemli boyutlarından biri kadınların eşit yurttaşlık mücadelesidir. 1926 Türk Medeni Kanunu ve 1934'te kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının tanınması, hukuki ve siyasal eşitlik yolunda tarihsel adımlardı. Sabiha Rıfat Gürayman, Remziye Hisar, Nüzhet Gökdoğan ve Afet İnan gibi öncü kadınlar, Cumhuriyet'in eğitim ve bilim alanında açtığı imkânların somut örnekleri oldular.

Ancak hukuki eşitlik, kendiliğinden toplumsal ve ekonomik eşitlik yaratmaz. Bir çocuğun geleceğini ailesinin geliri, doğduğu coğrafya veya sahip olduğu ilişkiler belirliyorsa; kadınlar eğitimde, istihdamda ve karar alma süreçlerinde eşit fırsatlara erişemiyorsa Cumhuriyet'in eşit yurttaşlık ideali henüz tam anlamıyla gerçekleşmiş değildir.Bu nedenle fırsat eşitliği ile liyakat birbirinden ayrı düşünülemez. Liyakat, yalnızca kamu yönetiminde etkinliğin değil; adaletin, toplumsal güvenin ve yurttaşların devlete eşit mesafede olmasının da güvencesidir. Bilginin yerine yakınlığın, emeğin yerine ayrıcalığın, ehliyetin yerine kişisel ilişkilerin geçtiği bir düzende hem kurumlar zayıflar hem de toplumun adalet duygusu aşınır.

Cumhuriyet'in 103. yılında asıl sorumluluğumuz, bu tarihsel kazanımları yalnızca korumak değil; eğitimde fırsat eşitliği, kadınların ekonomik ve toplumsal yaşama katılımı, gençlerin gelecek güvencesi ve liyakate dayalı güçlü kurumlarla daha ileri taşımaktır. Çünkü Cumhuriyet'in gerçek gücü, yalnızca yurttaşların kanun önünde eşit olmasında değil; her bireyin yeteneği, emeği ve bilgisiyle kendi geleceğini kurabilmesindedir.

SONUÇ: Cumhuriyet'i Yaşatmak, Aydınlanmayı ve Kalkınmayı Sürdürmektir

Cumhuriyet, yalnızca 29 Ekim 1923'te ilan edilen bir yönetim biçimi değil; egemenliği millete veren, bireyi kuldan yurttaşa dönüştüren, aklı ve bilimi rehber edinen, ekonomik bağımsızlığı toplumsal ilerlemenin temeline yerleştiren büyük bir uygarlık devrimidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde gerçekleştirilen bu dönüşüm, savaşın yıkıntıları arasından bağımsız, çağdaş ve üretken bir Türkiye yaratma kararlılığının tarihsel eseridir.

Eğitimden tarıma, sanayiden bilim, kültür ve sanata uzanan Cumhuriyet devrimleri, birbirinden bağımsız reformlar değil; aydınlanmayı kalkınmayla, ekonomik bağımsızlığı toplumsal adaletle, ulusal egemenliği eşit yurttaşlıkla buluşturan bütüncül bir dönüşümün parçalarıydı. Hedef, yalnızca güçlü bir devlet kurmak değil; özgür düşünen, bilgi üreten, teknoloji geliştiren ve refahı paylaşan bir toplum yaratmaktı.Cumhuriyet'in 103. yılında kendimize sormamız gereken temel soru şudur: Atatürk'ün bize emanet ettiği bu büyük aydınlanma ve kalkınma idealini ne ölçüde ileri taşıyabildik? Ekonomik büyümeyi toplumsal refaha, eğitimi fırsat eşitliğine, bilimsel bilgiyi teknolojiye, üretimi yüksek katma değere ve hukuki eşitliği gerçek toplumsal adalete dönüştürebildik mi?

Cumhuriyet'e bağlılık, yalnızca geçmişin başarılarıyla övünmek veya ulusal bayramlarımızı törenlerle kutlamak değildir. Cumhuriyet'e sahip çıkmak; hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi ve liyakati güçlendirmek, kamu kaynaklarını korumak, bilimsel düşünceyi yaygınlaştırmak, kadınların ve gençlerin önündeki engelleri kaldırmak, üreten ve adil bölüşen bir ekonomi inşa etmektir. Çünkü Cumhuriyet, geçmişte tamamlanmış bir eser değil; her kuşağın bilgiyle, emekle, ahlakla ve sorumlulukla geliştirmesi gereken ortak geleceğimizdir. Onun gerçek güvencesi, özgür düşünen yurttaşlar, güçlü ve adil kurumlar, bilim ve teknoloji üreten bir ekonomi ve toplumsal dayanışmadır.

Cumhuriyet; karanlığa karşı aydınlığın, cehalete karşı bilimin, esarete karşı özgürlüğün, ayrıcalıklara karşı eşit yurttaşlığın simgesidir. Destansı bir bağımsızlık mücadelesinin en büyük siyasal kazanımı, çağdaş Türkiye'nin temelidir. Atatürk devrimlerine ve Cumhuriyet'in aydınlanma mirasına sahip çıkmak, bu kazanımları fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklarla geleceğe taşımaktır.Cumhuriyet'i yaşatmak; yalnızca onu korumak değil, aydınlanmayı derinleştirmek, demokrasiyi güçlendirmek, kalkınmayı toplumsallaştırmak ve gelecek kuşaklara daha özgür, daha adil, daha üretken ve daha müreffeh bir Türkiye bırakmaktır.

Başta Cumhuriyetimizin kurucusu, Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere; bağımsızlığımız, özgürlüğümüz ve Cumhuriyetimizin kuruluşu uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimizi, fedakârlıklarıyla tarih yazan kahraman gazilerimizi ve bizlere bağımsız, onurlu bir vatan emanet eden tüm kahramanlarımızı sonsuz saygı, rahmet, minnet ve şükranla anıyorum. Onların eşsiz fedakârlıklarıyla kurulan Cumhuriyetimizi, aynı inanç ve kararlılıkla yaşatmak ve gelecek nesillere daha güçlü taşımak, hepimizin en büyük sorumluluğudur.Yaşasın Cumhuriyet! Yaşasın tam bağımsız, demokratik ve çağdaş Türkiye! 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!

Yayınlanma Tarihi : 2026-10-30 20:45:46
Okunma Sayısı : 63
şlşppoı

Doç. Dr. Ergül HALİSÇELİK Diğer Yazıları